FAHR-İ KÂİNAT (S.A.V.)
SONSUZ NUR

Güzeller güzeli Peygamber Efendimiz(s.a.v.)'in kuymetini hakkıyla anlamak ve bunu ifade edebilmek çok zordur. Tarih boyunca bir çok kimse kendi irfan, anlayış ve kabiliyeti elverdiği ölçüde O'nu (s.a.v.) vasfetmeye çalışmıştır. Bu manada Hz. Mevlana; "Meleklerin dahi kıskandığı, O en yüce, en ulu insanı; felekler genişliğinde, yerden ta arşa kadar bir ağız olmalı ki ancak methebilsin." demekte ne kadar da haklıdır! Mevlana Hazretleri bir aşka beyitinde ise "Yüzlerce kıyamet geçer de Rasullah(s.a.v) yine anlatılamaz, yüzlerce kıyamet geçer de yine O(s.a.v) vasfedilemez." der.
Onu en güzel vasfeden şüphesiz Rabbimizdir. Peygamber efendimiz'in hakkında "Söyle Ya Hassen! Cibri(a.s) senin destekçindir." buyurduğu, Hassen bin Sabit şöyle demektedir bir beyitinde: "Senin meddahın, Senin övücün Allah'tır. Zira Yaradan'dan daha iyi yaratığını kim bilebilir?"
Hz. Muhammed(s.a.v.)'in aşığı Hassan b. Sabit O'nu (s.a.v.) vasfetminin güçlüğünü bütün yönleriyle bildiği halde, asıl amacının ne olduğu dizelerinde şu şekilde ifade etmektedir: "Serimle Hz. Muhammed (s.a.v.)'i hakkıyla anlatmam elbette mümkün değildir, fakat, O'nu (s.a.v) anlatmak suretiyle benim mevzuum kıymet kazanır."
Nasıl ki şair şiiri güzelleşsin diye O'nu (s.a.v.) vasfediyorsa biz de günlümüz güzelleşsin, şenlnsin ve huzur bulsun diye daima O'nu (s.a.v.) anmalı, O'nu (s.a.v.) vasfetmeli ve O'ndan (s.a.v.) bahsetmeliyiz.

FAHR-İ KÂİNAT (S.A.V.) İNSANLIĞIN EN SEÇKİNİR

Kur'an-ı Kerim'de "Şanım hakkı için, size kendinizden öyle (izzetli) bir Peygamber geldi ki, sıkıntıya düşmeniz O'na ağır gelir; size düşkündür, Mü'minlere karşıçok şefkatlidir, merhametlidir." (Tevbe: 9/128) buyrulmaktadır.
Hiç Şüphesiz, Resulullah (s.a.v.) ne cindir, ne de melektir. Sizin nefsinizden (enfusekum), sizin içinizden bir beşerdir. Ayette geçen "enfusekum" kelimesi bir başka kıraate göre "enfesekum"dür. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'dır. Zaten O (s.a.v.), Allah'ın nurundan halk olunmuştur.

FAHR-İ KÂİNAT (S.A.V.) NUR ÜSTÜNE NUR

Allah(c.c) sırları pek çok olan, Nur suresi ayet 35'te "Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fanus gibidir ki, doğuya da batıya da nisbet edilmeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse kendisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu) nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna eriştirir. Allah insanlara (işte böyle) temsiller getirir. Allah her şeyi bilir." buyurur.
Burada geçen misbah (lamba) ifadesini ulema ekseriyetle Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in nuru olarak nitelendirir. Adeta bu ayetin tefsiri mahiyetinde olan hadis-i şeriflerinde Hz Peygamber(s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: "Ben Allah'ın nurundan yaratıldım ve Allah'ın yarattığı ilk şey benim nurumdur."

FAHR-İ KÂİNAT'IN (S.A.V.) ASLI KABE'DEN

Allah , Adem(a.s.)'i yaratmayı murad edince, yeryüzünde, Kabe'nin dışındaki her yerden toprak alındı. Fakat Fahr-i Kâinat'ın (s.a.v.) toprağının tamamı Kabe'den alındı. Bunun sebebini şöyle izah ediyor arifler; Fussilet Suresi 11. Ayette Allah, gökyüzü ve yeryüzü, "İsteyerek veya istemeyerek gelin!" buyurduğu zaman, ikisi de "İtaat edenler olarak geldik!" dediler ama bu emre ilk vcevap veren, isteyerek biz icabet ediyoruz, diyen Beytullah yani Kabe olmuştur. İşte bu yüzden Fahr-i Kâinat'ın (s.a.v.) yaratılış çamurundaki mavnevi toprak, imanın makarrı olan Kabe'den alınmıştır.
Adem (a.s.) yaratılırken onun toprağına, "Adem(a.s) toprakla su arasında iken ben nebi idim." Buyuran Hz. Fahr-i Kâinat'ın (s.a.v.) toprağından ilave olunmuştur. Şayet Adem'in (a.s.) toprağına Hz. Fahr-i Kâinat'ın (s.a.v.) toprağı karıştırılmayacak olsaydı, Adem'in (a.s.) daveine insanlık icabet etmezdi. Adem'in (a.s.) toprağına Hz. Fahr-i Kâinat'ın (s.a.v.) toprağı karıştırılmasaydı, bezm-i elestte, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabına "Kâlû Bela (Evet Rabbimizsin)" hitabı gelmezdi.

HER ŞEY O'NUN (S.A.V.) HÜRMETİNE
Rabbi katındaki kıymeti büyük olan Hz. Fahr-i Kainat'ı (s.a.v.) Peygamberler dedahil olmak üzere herkes,kendisine, zor gününde şefaatçi kılmıştır. Zira Hz. Peygamber yaratılmışların en seçkinidir. Rabb'i O'nu "habibib" diye vasfetmiştir.

YA İLAHİ İSMİ İSMİNLE YAZILAN HÜRMETİNE
Adem(a.s.), zellesinden dolayı yüzyıllarca ağlamıştır. Hazret-i Mevlana (k.s.): "O bir zellesinden dolayı ağladı. Aceba bu kadar hata ve isyanı olan bizlerin hali nice olur?" diye sorarak bizi nefis muhasebesi yapmaya davet ediyor.
Yüz yıllarca zellesine ağlayan Adem(a.s.), bir gün dedi ki:
- "Ya Rabbi,beni Muhammed'inin (s.a.v.) hürmetine affeyle.
Allah (c.c.)
- "Sen ne bilirsin Muhammed'i (s.a.v.) Ya Adem?"
Adem (a.s.):
- "Ben cennetten yeryüzüne inerken cennetin kapılarında "La ilahe illallah Muhammed'ur Rasulullah" yazısını gördüm. İsmi, ismine izafe edilerek zikredilen kimsenin şanı elbette ki yücedir. O'nun hürmetine beni affeyle."
Allah (c.c.):
- "Değil senin affın Ya Adem! Eğer tüm insanlığın affını isteyesdin, Muhammed'imin (s.a.v.) hürmetine affederdim." Buyurdu.
İnsanların atası Adem (a.s.) der ki: Yaratıldığım zaman yüzyıllarca o nur alnımda kalmıştır.
Eğer Muhammedî nur, Adem'in (a.s.) alnında tecelli etmeseydi, melekler ona selama durmazdı.

EY ATEŞ! İBRAHİM'E SERİN OL!
Zalim Nemrut Allah'ın (c.c.) Halili İbrahim (a.s.)'i yakmak üzere öyle bir ateş hazırlamıştı ki, o ateşin üzerinden kuşlar dahi uçamıyordu. İbrahim (a.s.), Nemrut'un yaktırdığı ateşe atıldığı zaman ateşe, rabbimiz "Ey ateş! İbrahim üzerine serin ve selamet ol!" (Enbiya, 21/69) buyurmuştur. Eğer orada "ala" harf-i cerri kullanılmasaydı, ateşte yanma hususiyeti kalmayactı. Onun için, "Ey ateş! İbrahim üzerine serin ve selamet ol!" buyurmuştur. Muhammedî nurun İbrahim (a.s.)'in sulbüne intikali ile ateş O'nu yakmamıştır.

KESMEYEN BIÇAK
Hazret-i İbrahim (a.s.), Rabbine vermiş olduğu sözü yerine getirmek üzere biricik oğlu İsmail'i hak yolundakurban etmeye karak vermişti. Lakin, nur-u Muhammedî İsmail (a.s.)'in alnında tecelli edince, İsmail Peygamberi (a.s.) bıçak kesmemiş ve O'na da Allah (c.c.) tarafından bir koç ihsan olunmuştur.

GÜNAHKARLARIN SIĞINAĞI
Hz. Fahr-i Kainat'ın (s.a.v.) Rabbi katındaki hürmet ve değerini ifade etmek üzere Muhammed Parsa (k.s.) şu olayı naklediyor:
İsrail Oğulları zamanında bir adam iki yüz sene Allah7a isyan eder. Tamiki yüz sene günahkar bir şekilde yaşar ve öldüğü zaman kavmi onun defin işlerinin hiçbirisini yapmadaın, olduğu gibi bir çöplüğe atar. Allah (c.c.), Musa'ya (a.s.)'ya vahyeder:
- Ya Musa! Şöyle bir kimse vefate etti. Sen onu al, yıka ve defnet.
Hz. Musa (a.s.) gelir, kavmine o şahsı sorar, onlar derler ki:
- Ya Musa! Senin söylediğin vasıflarda hiçbir kimse yok.
Ancak Musa (a.s.), Mevla'mız emrettiği için üzerinde ısrarla durur. Sonunda:
- Evet bir kimse var amaiki yüz sene isyanla vaktini geçirdi. Derler. Musa (a.s.):
- Tamam, der.
Musa (a.s.) o zatı yıkar, kefenler ve defneder. Halk, merak eder ve:
- "Ya Rab! Bunun hikmeti nedir?" der.
Halıkımız:
- Evet ya Musa! Bu kulum, hakikaten iki yüz sene isyan içerisindeydi. Bir gün. Tevrat'ı eline aldı. Açtığı zaman onun içerisinde "Muhammed'imin (s.a.v)" ismini gördü. O ismi yüzüne ve gözüne sürdü. O'na ta'zimde ve ikramda bulundu. Ben onun bu hareketini karşılıksız bırakamazdım!" buyurur.
Her mümin Salat-ü selamlarını arttırarak, O'nun (s.a.v.) şefkat ve muhabbetine erişmeye gayret etmelidir. İnsanlar, ancak O'na (s.a.v.) yakınlıkları ölçüsünde fazilet ve değer kazınırlar.

BEN, ALNINDAKİ NURA AŞIKTIM
Bir kadın, Fahr-i Kainat'ın (s.a.v.) babaları, Hz. Abdullah'ı her ne zaman yoldan geçerken görse ona bir takım uygun olmayan sözler söylerdi. Söz atardı. Bir gün kadın, Hz. Abdullah'ı gördüğü halde, hiç seslenmedi. Fahr-i Kainat'ın (s.a.v.)'in babaları Hz. Abdullah şaşkın bir şekilde kadına, "Ey kadın! Her zama sen bana söz atardın. Bugün neden seslenmedin?" buyurdu. Kadının cevabı şu oldu: "Ey Abdullah! Ben sana değil, senin, alnındaki nura aşıktım." der.
Çünkü Nur-u Muhammedî Hz. Abdullah'la evlenen Hz. Amineye intikal etmişti ve artık o nur Hz. Amine'nin alnında tecelli eylemeye başlamıştı.

AŞIKLARIN GÖNLÜNDEKİ KAN
Allah (c.c.), Cbrail'e,
- "Ey Cibril! Hiç dert ve elem çektiğin, sıkıntı duyduğun bir an oldu mu?" diye sordu. Cebrail (a.s.):
- "Dört yerde kanadım sızlar gibi oldu: Birincisi, İbrahim(a.s.) ateşe atılacağı zaman; ikincisi, İsmail (a.s.) kesileceği zaman; üçüncüsü, Yusuf (a.s.) kuyuya atıldığı zaman; dördüncüsü, Hz. Fahr-i Kainat'ın (s.a.v.) Uhud savaşında, mübarek dişleri şehid edildiği zaman.
Kainatın, yüzü suyu hürmetine yaratılan, Hz. Fahr-i Kainat (s.a.v.), mübarek yüzleri yaralanmıştı. Kan, sakallarına kadar geldi. Tam yere düşeceği zaman, Allah (c.c.), "Ey Cibril! Kulum Muhammed'ime Yetiş!" buyurdu. İşte bu anda ben kanadım sızlıyor oldum halde geldim ve yetiştim. O kan mübarek sakallarından tam yere düşeceği zaman ta sidre-i müntehadan yetiştim de O kanı yere düşürmedim. Artık O kan, Hz. Fahr-i Kainat'ın (s.a.v.) aşıklarının gönlüne yerleştirilmiştir. Onun için aşk ve muhabbetle yanarlar. Allah, bizleri bu nur ile yaşatıp, bu nur ile öldürsün.

PADİŞAHLARIN SULTANI (S.A.V.)
Allah katında dünyalık makamların hiçbir kıymeti olmadığının farkına varan bazı kutlu hükümdarlar, sultanlığı asla geçici olmayan Hz. Fahr-i Kainat (s.a.v.)'e hürmette kusur etmemeye ihtimam göstermemişlerdir.

MEDİNE'DEN GELEN MEKTUP
Sultan Abdulaziz yatağında çok ağır hasta olduğu halde yatmaktadır.o anda huzura bir mektup gelir.
- Bu mektup, Medine'den geliyor, dedikleri zaman Sultan Abdulaziz yatağından doğrulur, hürmet ve tazimle ayağa kalkar. Her ne kadar yaverleri:
- Aman Efendim! Ayağa kalkmayın! Sıhhatiniz buna elverişqli değildir, dedilerse de, kendisine mani olmadılar, koca Sultan:
- "Hz. Fahr-i Kainat'ın (s.a.v.) beldesinden gelen bir mektubu yatağımda nasıl alabilirim!" dedi.

N'OLA TACIM GİBİ BAŞIMDA GÖTÜRSEM DAİM
Birinci Ahmed'e Mukaddes Emanetler tevdi edilince , O, Hz. Fahr-i Kainat'ın (s.a.v.) Mübarek Ayak İzini alır, ona uzun uzun bakar. Baktıkça aşkı, şevki ve muhabbeti çoğalır. O aşk ve muhabbetle şu kelamlar dudaklarımdan dökülür:

N'ola tacım gibi başımda götürsem dâim
Kadem-i resmini ol Hazret-i Şah-ı Rasul'ün

Gül-i gülizâr-ı mübüvvet o kadem sahibidir
Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün.

MUHAMMED (S.A.V.) İSMİNİ AĞZIMA ABDESTSİZ ALMAM
Bir gün Gazneli Mahmud, vezirin oğluna seslenirken, "Ey vezirin oğlu!" diye seslenir. Vezirin oğlu diye çağrınca, vezir endişelenir ve:
- Ey Padişahım! Sen her zaman oğluma, ismiyle hitap ediyordun. Birgün aceba Zat-ı Âlinize karşı bir kusur, bir hatası mı oldu da siz, "Ey vezirin oğlu!" dediniz, der. Bunun üzerine Gazneli Mahmud;
- Vezir! Ben Muhammed İsmini abdestsiz ağzıma almadım. O anda abdestim yoktu bu yüzden "Ey vezirin oğlu!" diye seslendim, der.

FAHR-İ KAİNAT'A HÜRMETTE KUSUR
Bir hadis-i kudside Allah (c.c.), "Sen olmasaydın, sen olmasaydın Habibim alemleri yaratmazdım." buyuruyor. Her şey kendisinin yüzü suyu hürmetine yaratılan Fahr-i Kainat'a (s.a.v.) ve O'nun (s.a.v.) ailesine hürmette çok küçük de olsa bir kusur, gayretullah'a dokunur.

O SARIĞIN O BAŞLA ÇIKMASI GEREKİR
Hallac-ı Mansur'un bir hatasından dolayı enbiya ve evliya şimdiki Mescid-i Aksa'nın bulunduğu Kuds-i Şerif'te bir araya gelirler. Hatasını izah etmek, inşallah yanlış anlaşılmalara neden olmaz. Bundan hep çekiniyorum. Hallac-ı Mansur, bir an, "Neden Miraç'ta Fahr-i Kainat (s.a.v.), ümmet-i Muhammed'in affını diledi de, bütün insanlığın affını dilemedi."diye duşünmüştür. Tam bu sırada Hz. Fahr-i Kainat (s.a.v.), cesed-i mübarekleriyle temessül edip geldiler ve buyurdular ki: "Biz Hakk'ın fermanını isteriz ve ancak onu söyleriz. Bizim gönlümüz O (c.c.)'nun fermanının otağıdır. Allah'ın (c.c.) olmayan irade ve fermandan pak ve masumdur. Eğer Bana, "Onların hepsinin bağışlanmasını iste." diye ferman etse idi, Ben de onların hepsini isterdim."
Hüseyin b. Mansur sarığını başından çıkardı ve Hz. Fahr-i Kainat'ın (s.a.v.) huzurunda mahcubiyetinden yere kapandı. Hz. Fahr-i Kainat'ın (s.a.v.) buyurdu ki: "Sen bu mahcubiyet içindeyken başını sarığınla beraber yere koyman lazımdır ki razı olayım."
Hallac-ı Mansur'u idama götürdükleri zaman Efendimiz (s.a.v.)'in bu sözünü hatırlar.

KEŞKE FATIMA'ININ (R.A.) DEVESİNE TEKME VURMASAYDI
Hz. Ali'ye (k.v.) ganimet olarak iki tane deve verilir. Hz. Ali (k.v.), devenin bir tanesini Hz. Fahr-i Kainat'a (s.a.v.), bir tanesini de Hz. Fatıma'ya (r.a.) hediye eder. Daha henüz içki yasaklanmamıştı. Sarhoş haliyle Hz. Hazma (r.a.), Hz. Fatıma'nın devesine öyle bir tekme atar ki -pehlivandır zaten- deve yaralanır. Hz. Ali(k.v.), Hz. Fahr-i Kainat'a (s.a.v.) bu olayı anlatır. Hz. Hazma (r.a.), şehid edildiği zaman yetmiş parçaya ayrılmıştır. Hz. Fahr-i Kainat'ın (s.a.v.), bu sevgili amcasının şehid olmasından dolayı "Bel kemiğim kırıldı" buyurmuştur. Ve mübarek ağzından o esnada şu kelimeler dökülür: "Keşke Fatıma'nın (r.a.) devesine tekme vurmasaydı.

HZ. FAHR-İ KAİNAT(S.A.V.)'IN FAZİLETLERİ:
Hiç şüphesiz peygamberlik makamı en yüzsek makamdır. Hz. Fahr-i Kainat'ın (s.a.v.) ümmeti de seçilmiştir. Ama Hz. Fahr-i Kainat'a (s.a.v.) ümmet olmak için nübüvvet makamını kendilerine lüfolunan Peygamberler, bakınız rabbimizden nasıl niyazda bulunuyorlar.

EY İSA! NİÇİN MAHZUNSUN?
Allah Zü'l-celal (c.c.), Peygamberlerin ruhlarını yarattığı zaman, bütün nebiler bu iltifattan yani Allah'ın (c.c.) Peygamberlik gibi yüce bir makamı lulfetmesinden dolayı çok sevindiler. Fakat Hz. İsa (a.s.) mahzundu. Allah (c.c.):
- "Ya isa! Bütün Peygamberler kendilerine lutfedilen bu yüksek makam dolayısıyla sevinirken, sen neden üzgünsün" buyurdu. Hz. İsa(a.s.) ise:
- "Ya Rabb! Bir nebi olmaktansa, Muhammed'ine ümmet olmayı tercih ederdim." dedi.
EY MUSA BEN ONLARIN SADIRLARINDA NURUM
Hz. Fahr-i Kainat'ın (s.a.v.) ümmeti seçilmiş ümmet olduğu sırrını anlayan Hz. Musa (a.s.), Allah(c.c.)'a dedi ki:
- "Ya Rab! Ben levhalarda bir ümmet görüyorum. Onları bana nasib eyle!" dedi.
Allah(c.c.) buyurdu ki:
- "Ya Musa! Ben, Seni risaletimle seçtim. Seni kelamımla da seçtim. Madem o ümmeti Bana lütfet dedin,o ümmetin bazı faziletlerini sana haber vereyim. Ya Musa! Ben onların sadırladında nurum. Vasıtasız olarak Muhammed ümmetiyle konuşurum." Allah Hz. Fahr-i Kainat'ın (s.a.v.) ümmetine ne büyük şerefler lütfetmiş!